IMDB Puanı: 7.6/10 Tür: Korku, Gerilim Yönetmen: Drew Goddard Senaryo: Joss Whedon Oyuncular: Kristen Connolly, Chris Hemsworth, Anna Hutchison, Fran Kranz Müzik: Vassy, Switchfoot Süre: 95 dakika
" Şu da istatiksel bir gerçektir ki, arabasında nargile taşıyan
birisini polisler asla çevirmez. Niçin mi? Çünkü bu adamdan korkarlar.
Onun daha ileri görüşlü olduğunu, kendi mantığı ile onları köşeye
sıkıştıracağını bilirler..."
Yazıya filmin en eğlenceli karakteri olan Marty’nin (Fran Kranz) komik bir repliğiyle başlarken, hemen şunu ifade edeyim ki, bu
filmde Scream, Cabin Fever, Evil Dead, Dawn of The Dead, The Hunger Games, Saw, Zombieland ve
hatta The Cube filmlerini bir arada harmanlanmış olarak bulacaksınız...
Filmin
fragmanında da vurgu yapıldığı üzere, karşımızda birkaç değişik
karakterde gencin, hep birlikte tatile çıkarak, sırayla öldükleri, klişe
bir senaryo var gibi dursa da, aslında hiç de öyle değil...
Oldukça
sıradan ve bilindik bir senaryoyla başlayan film, geliştikçe, tanrısal
öğelerle, hatta "ateistik" denebilecek cüretkarlık da göstererek, bugüne kadar izlediğiniz bütün korku karakterlerini size sunuyor. Adeta tüm
ekranı kana bulayarak, izleyicinin her zaman istediği kan, şiddet ve
aksiyon öğeleriyle, biraz da dalga geçiyor.
Beş
arkadaş ormandaki gizemli kulübeye geldiklerinde, keyifsiz olucağını
sadece bizim bildiğimiz, keyifli bir tatil yapacaklarını sanmaktadır.
Oysa onlar tanrılar için düzenlenmiş bir kurban töreninin parçasıdırlar.
Ve bu tören öylesine şiddetli olacaktır ki, internette bir yorumcu
şöyle söylemiş "Tanrılar bize bu kadar öfkeli midir ki insanoğlundan
böyle bir rüşvet alırlar"
Daha önce çok satan işler çıkartan ünlü senaryo yazarları Joss Whedon ve Drew Goddard’ın Dehşet Kapanı, korku filmlerine bambaşka bir yaklaşım ile seyircilere heyecan ve sürprizlerle dolu bir korku şöleni sunuyor.
Herşeyden
önemlisi, filmin sonuna kadar çeşitli süprizlerle
karşılaşacak ve sonunda ise yine benzer bir şok yaşayarak filmi
farklı bir korku filmi olarak beyninize kazıyacaksınız. Açıkcası bu film
için son söz olarak "iyi seyirler" demek biraz tuhafıma gidiyor. Filmin
korku filmi karakterlerini aşağılayıcı ironik denebilecek tavrı
nedeniyle, korku filmi sevenlerinde, sevmeyenlerinde iyi vakit
geçireceğini düşünüyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum.
Ülke: ABD,Kazakistan Tür:Komedi,Politik 84 Dak. Yönetmen:Larry Charles
Sacha Baron Cohen
,
Pamela Anderson
,
Ken Davitian
,
Luenell
,
Jean-pierre Parent
Sacha Baron Cohen
,
Todd Phillips
,
Peter Baynham
,
Anthony Hines
,
Dan Mazer
Sacha Baron Cohen
,
Everyman Pictures
Imdb:7.3
Haftanın bu son iş gününde haftasonuna gülerek girmeye sanırım kimse
'hayır' demez. Tüm yorgunluğu,stresi ve gerilimi bir kenara bırakıp, bu
filmle güzel bir giriş yapın h.sonu tatiline. Kahkaha garantili
filmimizin adı; Borat..
İzleyenlerin birkez daha izlemekten
sıkılmayacakları, izlemeyenler içinse farklı bir komedi deneyimi
yaşayacakları bir film Borat. Farklı diyorum çünkü espri anlayışı herkese
uymayabilir.Zira kaba diyalog ve esprilerin bolca yer aldığı bir
film. Overuyuz kendi 'en iyi 20 komedi filmi'ni hazırladığı listede
birinciliği bu filme vermiş.Ve sanırım böyle bir liste hazırlamış
olsaydım benim birincimde değişmezdi. Birkaç kez izlememe rağmen,her
defasında beni yerlere yatırmayı başarmıştır.Borat'tan sonra
'Bruno','Ali G' ve 'Diktatör'de mutlaka izlenmesi gerekenler
arasında. Tabii bu tarzı sevenler ve sevecek olanlar için önerim.
Borat ,Sascha Cohen'in 'Ali G' şovundaki alternatif karakterdir
aslında.Filmde de Kazakistanlı bir gazeteciyi canlandırmaktadır.Kahramanımız belgesel
çekimi için Amerika'ya doğru yola çıkar.Amerikalılarda bu enteresan
kişiliğe büyük ilgi gösterir. Borat'ta bu ilginin hakkını fazlasıyla
öder.Başından bir sürü absürd olaylar geçer.
Film sadece absürd komedi değildir. Sacha Baron Cohen'in hemen her filminde kulandığı, habersiz figürasyon ve doğaçlama set teknikleri bu filmde de görülmekte. Cohen bu teknikleriyle başarılı olduğu gibi aynı zamanda sonu karakolda biten bir çok skandal olayada imza atmıştır.
Bu tekniğe biraz daha yakından bakarsak, içinden efsanevi komedyen Andy Kaufman (d.1949 - ö.1984) çıkacaktır. Kaufman aslında olaylardan haberi olmayan kalabalıkları, yaptığı küçük düşürücü davranışlarla şok ederek izleyiciyi kendisine değil, artık figürasyon sayılan birincil izleyiciye güldürürdü.. O, komediye apayrı bir bakış açısıyla yaklaşır, espri yapmaktansa insanları şaşırtarak güldürmeyi tercih ederdi.
Andy Kaufman'ın hayatını konu alan Man on the Moon filmini burda anmadan yapamayacağım. Güzel bir biyografik film olan Man on the Moon'da Jim Carrey, Andy Kaufman'ın tüm tekniklerini ince ayrıntılarıyla sergiliyor.
İşte Sacha Baron Cohen'in tekniklerine baktığımızda, seyirciyi "şok etme", olaydan haberi olmayan insanları set içinde kulanma ve espiri yerine, rahatsız edici derecede küçük düşürücü yaklaşımlar kulanma (ki seyirciyi şoke edende genelde bu utanma duygusu) gibi benzerlikler görüyoruz. Ben açıkcası yönetmenin bariz bir şekilde Andy Kaufman'dan etkilendiğini, bunun sonucunda kendi tarzını uyarladığını ve kesinlikle başarılı olduğunu düşünüyorum.
Bol bol
Amerikalılar ve kültürleri ile dalga geçilen filmde,beni en çok rahatsız
eden şey Borat'ın memleketi olarak gerçek bir yerin
seçilmesi. Kazakistan yerine hayali bir yer belirtilseydi daha iyi
olurdu kanımca. Filmdeki Borat aslında giyim tarzı, İngilizce aksan ve sosyal davranış şekillerine bakıldığında en yakın ihtimalle Yugoslavya ya da Bulgaristan kökenli, (Balkan) Çingenesidir. Bana kalırsa Sacha Baron Cohen buradada tercihini rahatsız etmekten yana kulLanmış ve izleyen herkese "Kazakistanlılar bunu izleyince ne diyecekler acaba" dedirtmeyi tercih etmiştir. Birçok yerde okuduğum kadarıyla Kazakistanlılar bu filme
oldukça tepkili. Kendi ülkelerinin isminin kullanılmasından ve farklı bir
şekilde sunulmasından rahatsızlar. Bu rahatsızlıklarında da haklılar.
Bu kusuru es geçmeye çalışırsak, bolca eğleneceğiniz 1,5 saatlik bir
zaman dilimi sizi bekliyor.Şimdiden herkese iyi
haftasonları..
Oyuncular:
Vincent Cassel, Hubert Kounde, Said Taghmaoui, Francois Levantal, Marc Duret
93 dakika
IMDb: 8.1 /10
"Sizi katiller.! Bizi öldürmesi kolay.!
Bizde sadece taş var.!"
Demokrasi ve insan haklarının beşiği Fransa'nın gettolarıyla tanışmaya hazır olun.! Avrupa'nın orta yerinde terkedilmişlik, yurtsuzluk, itilmişlik, polis şiddeti, öfke, insan yerine konulmamak ve fakir olmak ne demektir, bu filmde öğreneceksiniz..!
Yönetmen filmine, Fransa'dan gerçek protesto ve polis şiddeti görüntüleriyle başlıyor. Bunun nedeni senaryonun Abdel isminde Kuzey Afrikalı bir gencin öldürülesiye dövülmesi üzerine çıkan ayaklanmayla başlaması. Bütün gece Paris ayaklanmalarla karışır ve bu arada polislerden bir tanesi, olayların kargaşası içinde silahını kaybeder.
Bu bana, Paris'de 27 Ekim 2005 akşamı, kimlik kontrolü yapan polis tarafından ölümlerine sebebiyet verilen biri 17,diğeri ise 15 yaşlarındaki iki çocuğu ve tabii ki sonrasında çıkan ayaklanmayı hatırlattı. Olaylar dönemin İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin de çabalarıyla haftalarca sürmüş ve çok sayıda trajedinin yaşanmasına yol açmıştı.
Mathieu Kassovitz kusursuz senaryosunu yazarken 10 sene sonra olacak bu olayı,yani 2005 yılında ayaklanan halka "ayak takımı" deme cüretini göstermiş Nicolas Sarkozy gibi patavatsız bir politikacı bozuntusunu hayal etmiş midir bilinmez. Ancak, filmde olaylar aynı paralellikte gelişiyor. Ve komadaki gencin 3 arkadaşı kayıp silahıda bulunca, ister istemez seyirciyi koltuğa mıhlıyor.
Üç arkadaş, Kuzey Afrika Arap kökenli Said (Said Taghmaoui), siyahi Afrika kökenli Hubert (Hubert Koundé) ve yahudi Vinz (Vincent Cassel) film boyunca bir Fransız gettosunda yaşamak nedir, sizlere sergiliyor.
Her zamanki gibi film ve ayrıntılarından çok bahsetmeyeceğim ancak filmin siyah beyaz oluşu ve oyunculukların inanılmayacak kalitede sergilenişi seyredeğer.
Filmi ilk izleyişimde beni en çok şaşırtan şey oyunculuklar olmuştu. Vinz karekteri başta olmak üzere, adeta oynanmamış, yaşanmış.! Bu oyunculuk performanslarında yönetmeninde büyük rol oynadığını düşünüyorum ancak Mathieu Kassovitz bu filmden sonra "Gothika" gibi başarılı bir film çekmiş olsa da, böylesine bir toplumsal irdeleme filminde bir daha gözükmedi.
Ülkemizde de, dünyanın heryerinde de, açlık, fakirlik, şiddet ve benzeri haksızlıklar kolgezerken, gençler sokağa çıkıyorlar. Orantısız güç kullanımı, polis şiddeti, devlet terörü özellikle Türkiye insanının çok sık şahit olduğu şeyler.
Çok yakın zamanda ODTÜ'deki olayları hatırlayın; binlerce polis ile orantısız güç kullanarak üniversiteyi işgal eden valiyi, tarlabaşında kafasından gaz bombasıyla vurulan kız çocuğunu, patlayan bombalardan sonra, hükümetin Suriye politikalarını protesto eden üniversiteli öğrencilere atılan dayakları ve daha nicelerini bir düşünün. Nicolas Sarkozy edasıyla patavatsızlaşmış içişleri bakanları ve valiler hastane acil servislerine, evlerin içine, üniversitelere gaz bombaları yağdırırken, Vinz'in öfkesi gelsin aklınıza.
Konuyu hem gençlere karşı ne kadar şiddet dolu ve töleranssız bir ülke olduğumuzu anlatmak açısından, hemde etki-tepki olgusunu göstermek bağlamında, kendim ile ilgili, komik duruma düştüğüm bir olayla örneklemek isterim;
19-20 yaşlarında genç bir delikanlıyken, Avrupa'nın herhangi bir yerinde, anarşist bir işgal evine yerleşmiştim. Terkedilmiş bir okul binası olan bu yerde birkaç ay geçirdikten sonra, bir gösteri için karar alındı ve o gün geldiğinde bendeniz hazırlıklarımı yapmıştım. Pantolonumda iki kalın tahta sopa, bir rambo bıçağı, çok sayıda taş-bilye ve burada bahsedemeyeceğim birkaç ekipmanla hazırdım. Ancak grubun diğer üyeleri pek hazır gözükmüyordu. Çok geçmeden kendi işgal evimin grubuyla eylem yerine geldik ve Avrupa'nın heryerinden gelen diğer işgal evleriyle buluştuk. Bulunduğumuz şehrin ana caddesini trafiğe kapattık. Etrafımızda bizim 3 katımız kadar tam tesisatlı polis vardı. Bende hazırdım, elim sopama gittiği an bir arkadaş "hey Turkos sakin ol biraz.! Alt tarafi bir kısa bildiri dağıtacağız.! Devrim henüz olmadı dostum, başbakanı asmaya gelmedik.!" diyerek, ülkenin kendine özgü dalgacı el hareketleriyle beni uyardı. Sonrasında 15-20 dakika kadar trafiğe kapattığımız caddede bateri çalınıp müzik yapıldı. Bu arada küçük bildiriler trafikte bekleyenlere dağıtıldı. 30 dakika içerisinde herkes kendi işgal evine doğru yola çıkmıştı.
Bu beni çok şaşırtmıştı. Oysa ben ülkemde alıştığım gibi jop, biber gazı, barikat vb. gibi birşeyler bekliyordum. Yani uzun lafın kısası, ülkemizde gençlere gösterilen şiddet Avrupa'dakinden kat ve kat daha fazladır. Hükümetler ve polis gençlere söz hakkı ve musama göstermesini bilmek zorundadır.Üniversitelileri susan, konuşmayan, karşı çıkmayan bir ülkenin tüm gençliği bitmiş daha ötesi tüm halkı susturulmuş, bastırılmış ve özgürlüğünü tamamen kaybetmiş demektir.
Üniversiteli ögrencisini onbine yakın polisle kuşatan, hapseden, yaralayan ve döven bir hükümetin karşısında durun. Çocuklarınıza herkesten önce siz arka çıkın. Çocuklarınıza el kaldıran herhangi haddini bilmez otoriteyi dize getirmek sizlerin elindedir. Gençler karşı duruşlu olmazlarsa, fraksiyonu önemli değil, gücü eline geçiren her hükümetin başvuracağı şeylerdir bunlar.
Böylesi bir polis şiddeti sonrası gelişen olayları anlatan bu film için puanım 9.0 / 10 oluyor. La Haine, "Protesto" şiddetle izlenmesini tavsiye ettiğim bir film.
Kimsenin başınızda durup size "AYAK TAKIMI" demesine izin vermeyin ve unutmayın;
"Bu, elli katlı bir binadan düşen adamın hikayesi. Adam kendini rahatlatmak için, sürekli şöyle diyormuş:
Cannes Film Festivali / En iyi yönetmen / Mathieu Kassovitz (1995) ·
Avrupa Film Akademesi / En iyi genç Avrupa filmi / Mathieu Kassovitz
(1995) · Fransa Film Akademisi César Ödülleri / En iyi film / (1995) ·
Fransa Film Akademisi César Ödülleri / En iyi kurgu / Mathieu Kassovitz
& Scott Stevenson(1995) · Fransa Film Akademisi César Ödülleri / En
iyi prodüktör / Christophe Rossignon · Avustralya Film Eleştirmenleri
Ödülleri / En iyi yabancı film · Lumiere Ödülleri / En iyi yönetmen /
Mathieu Kassovitz (1995) · Lumiere Ödülleri / En iyi film / Mathieu
Kassovitz (1995)
Yönetmeni: Pierre Coffin, Chris Renaud
Türü: Animasyon
IMDB Puanı: 7.6
Yapım Yılı: 2010
Ülke: ABD
Yayınlanan Tarih: 3 Eylül 2010
Senaryo yazarı: Cinco Paul, Ken Daurio, Sergio Pablos
Seslendirenler: Steve Carell, Jason Segel, Russell Brand, Julie Andrews,
Will Arnett, Kristen Wiig, Miranda Cosgrove, Dana Gaier, Elsie Kate
Fisher, Pierre Coffin, Chris Renaud, Jemaine Clement, Jack McBrayer,
Danny McBride, Mindy Kaling, Rob Huebel, Ken Daurio, Ken Jeong, Charles
Ciddi bir dvd kolleksiyonu sahibi, orta yaşlı bir adam olarak itiraf
etmekte zorlansam da, cizgi filmleri oldum olası sevmişimdir. Sinemaya
gidip, çoluğun çocuğun arasında Incredibles, Happy Feet,
Ice Age ve daha bir çok benzerini izleyen, rastalı ve dövmeli bir
adam hayal edin. Çok normal sayılmaz :)
Baba olduğum zaman, oğlumun bir an önce büyümesini istemiştim;
birlikte bol bol animasyon izleyecektik ve bir daha asla yalnız playstation
oynamak zorunda kalmayacaktım. Ama hayat ne yazık ki pek de insanın
düşündüğü gibi ilerlemiyor. Bizimki ayaklanır ayaklanmaz ilk
işi dvd kolleksiyonuma saldırmak, ikinci işi de playstation'ı hacamat
etmek oldu.
Biraz daha büyüyüp de çizgi film izleme yaşına
geldiğinde ise, tv'deki hiç anlayamadığım, sıkıcı çizgi dizilere
öyle bir kitlendi ki; salonumuz ve canımız ciğerimiz dev ekran tv'miz
artık onundu. Kerata, bu çizgi film olayını öyle bir boyuta getirdi
ki Caillou denilen yaratığı gördüğüm yerde bacaklarından vurabilirim
:) (güldüğüme bakmayın, bu konuda ciddiyim)
Çoluk cocuğa karışınca, biraz hayatın yüklediği sorumluluklar,
biraz yeni jenarasyon şeyleri anlayamamak (yaşlanmak), biraz da ben
merkezci hayattan o merkezci hayata geçme zorunluluğumuz mudur bilinmez,
bir bakıyorsunuz ki çocuksu bütün yönleriniz yok oluvermiş. Daha
bir kaç sene önce, kucağında patlamış mısırın, çoluk çocuk arasında
animasyon izleyen biriyken, bir bakıyorsun ki kendi çocuğunla filme
gitmek, yapman gereken zorunlu bir iş haline gelmiş. Rastalıyken,
filmin heycanından olsa gerek, sinema solonuna çocuklarıyla gelmiş
yüzü asık babaları fark etmemişim bile.
Her neyse lafı uzatmayayım. Bu olanları fark ettiğimden beri sırf
"yaşlanmamak için" animasyon izlemeye gayret ediyorum ama
nafile. Çizgi filmler benim için karmaşık, bazen çok gürültülü,
hatta fazla hızlı ve iticiler. Oğlumla yatakta bir animasyon ayarlayıp
çizgi film keyfi yaptığımızda bana soruyor, "baba gördün
mü?" , "baba kötü adam bu mu?" , "baba izliyor musun?",
cevabım hep "evet" olsa da, aslında yalan söylüyorum. O filmin keyfini
çıkarırken, ben aslında onunla birlikte olmanın keyfini sürüyorum.
Geçenlerde, baba oğul çizgi film keyif saatlerimizden birinde,
benim de kaptırıp izlediğim bir film oldu. Despicable Me dünyanın
uydusu Ay'ı çalmak isteyen kötü bir hırsızla ilgiliydi. Bir sürü
tuhaf, sevimli yaratıktan oluşan ordusuyla, çeşitli hırsızlıklar yaparak,
kötü olmaya çalışan, iyi bir adamın, hayatına üç yetim kız girince
olayların seyri değişiyor.
Film babaların da dayanabileceği boyutta,
izlenebilir, sevimli espirilerle dolu bir film. Saçma sapan yaratıklar,
kol saatindeki düğmeye basınca, kuantumik boyutlarda değişen veletler
falan yok.
Genel olarak ailece izlenip, bol bol abur-cubur tüketilecek ve eğlenilebilecek
güzel bir film. Bu filmin ikincisinin, Türkiye'de 11 Ekim 2013 tarihinde
vizyonda olacağının haberini de verelim. İzlemek isteyecen rastalı arkadaşlaraysa, söyleyecek hiçbir lafım yok :) Benim puanım 6.2 ancak yukarıda
yazdıklarımdan sonra siz beni biliyorsunuz :)
Sözlerimi bir klişe ile bitireyim; İçinizdeki çocuğa sahip çıkın...
Soraya'yı Taşlamak filmini sosyal medyadan bir arkadaşın tavsiyesi
üzerine izledim.O bana 'izlerken gözyaşlarına hakim
olamayacaksın'dedi.Evet olamadım ama sinirden..Film bittiğindeyse
dünyanın tüm
kötülüklerine, haksızlıklarına, çirkinliklerine, adaletsizliklerine, kadınlarına, çocuklarına
hıçkıra hıçkıra ağladım.
Çok fazla isyan ettim erkek egemen
dünyaya... Ve biz kadınlara kızdım.. Kızmak değil
de; bastırılmışlığa, susturulmuşluğa kızdım. Daha çok bağırmalı daha çok
hakkımızı savunmalı, bize ait olanı almak için daha çok mücadele
etmeliyiz. İzin vermemeliyiz erkek hegomanyasının bizi esir etmesine. Hele
de 'din kisvesi'altında..
Filmimiz, Fransız bir gazetecinin
İran'ın bir köyünden geçerken, arabasının bozulmasıyla başlıyor. Tamir
için arabasını bırakıp, bir kahvehaneye giriyor. O sırada onu gören
Zehra, bir şekilde gazeteciyi evine çağırıyor. Gazeteci evine geldiğinde
de 'sesimi alıp, buralardan götürmeni istiyorum' diyor ve başlıyor
hikayesini anlatmaya...
Soraya'nın kocası Ali, 2.ci eşini almak
istemektedir. Yeni eşin yaşı da henüz 14'tür. Yalnız 2.ci eşi almak
isterken, Soraya'ya ve çocuklarına karşı (2 kız çocuğu) hiçbir sorumluluk
kabul etmeden bu evliliği gerçekleştirmek amacındadır. Tabii ki bu
durumda Soraya'nın geçinebilmesi, evine ve çocuklarına bakabilmesi
imkansızdır. Mağlum kadınlar çalışamadığı gibi tekrar baba evine de
dönememektedir-ki dönebilseler bile zaten babalar istememektedir.! Bu
olaylar olurken, köy sakinlerinden Haşim'in karısı ölür. Molla efendi ve
etrafındaki erkekler Soraya'nın , Haşim'in ev işlerini yapmasına karar
verirler. Zehra'nın diretmesiyle de bir maaş vermeyi kabul ederler. Ama bu
durum kocası Ali'ye yeterli gelmez. Çünkü Soraya boşanmayı kabul etse
bile, ona belli bir nafaka vermek zorundadır (şeriat kanunlarına göre). Ve
onun ölmesi gerektiğini düşünür. Molla efendiye de bunu dile
getirir. Böylece bir plan yapmaya koyulurlar. Ha, plan dediysek öyle
karmaşık, çetrefilli birşey yapmaya gerek yoktur. Soraya'nın zina yaptığı
dedikodusunu yayarlar. Bunu kanıtlamak için iki şahit yeterlidir
nasılsa! Haşim'i tehdit ederler ve planlarını hayata geçirirler. Bu kadar
basittir olay!..
Filmin en can alıcı sahnesi Soraya'nın recme
götürülürken söyledikleri bence. Soraya onu taşlayacak olan erkeklere
seslenir: Bunu bir insana nasıl yaparsınız? diye.. Gelen toplu cevap ise
şudur: Allah'ın emri bu.. En kötüsü de recm bitince, herkesin birbirinin
sırtına vurarak 'Alllah razı olsun' demesidir...
Bu film gerçek bir
olaydan senaryolaştırılmış. Bilmediğimiz, duymadığımız trajediler değil
maalesef. Kimbilir şuan bile kaç kadın böylesi bir şiddete mağruz
kalıyor? İlla ki taşlanmak, dövülmek değildir şiddet, susturulmak, hakkını
savunamamak, konuşamamakta şiddetin bir çeşididir..
Oysa ki
dünyanın en güzel renklerindendir kadınlar... Onları karartmak demek
dünyayı karartmak demek. Renkli bir dünya da yaşamak varken niye
karanlığa mahkum olalım ki-olasınız ki? Ses verin kadınlar. Bağırın ve
yaşayın.. Bu dünya bizim de
evimiz..!!!
Annemi Öldürdüm - J'ai tué ma mère - I Killed My Mother
2009 -
Kanada
Biyografi
, Dram
96 Dak.
Xavier Dolan
Xavier Dolan
,
François Arnaud
,
Niels Schneider
,
Anne Dorval
,
Johanne-marie Tremblay
Xavier Dolan
Xavier Dolan
,
Carole Mondello
Imdb:7.2
İki sene önce not defterime 'bu çocuğa dikkat' diye yazmışım. Çocuk
diyorum çünkü daha 19 yaşındaydı ilk filmini çektiğinde. Ve farkındayım
çocuk diyerek haksızlık ediyorum. Kaç kişi 19 yaşındayken hem yazdığı,
hem yönettiği, hem de oynadığı bir film yapabilir ki? Dahası bu kadar ses
getirebilir? Kim mi bu genç yetenek; Xavier Dolan.. İlk
filmi 'Annemi Öldürdüm' ile Kanadalı yeni yetenek epey
beğenildi. Cannes'ta dikkat çekmekle kalmadı, ayrıca
ödüllendirildide. Ülkesininde o sene ki oscar adayına seçildi. Üstelik
senaryosunu henüz 16 yaşındayken kaleme almış ve 19 yaşında kendi
imkanlarıyla filmini çekmiştir.
2009 yapımı olan filmin konusu
aslında basit. Lise öğrencisi Hubert'ın annesiyle olan çatışmalarını
anlatıyor film. Ama önemli olanda basitliği, içtenlikle ve ustalıkla
sunabilmek. Ve Xaiver'da bunu fazlasıyla beceriyor bence. Film
otobiyografik öğelerde taşıyor. Kahramanımız Hubert 16 yaşında, gay bir
lise öğrencisidir.Annesiyle beraber yaşamaktadır. Ve ikisi korkunç
çatışmalar içerisindedir. O annesini, annesi de onu anlamamaktadır.
Hepimizin bir dönem yaşadğımız şeyleri göreceğimiz bu filmde, yönetmenin
konuyu ele alış şeklini ve sunuşunu seveceğinizi düşünüyorum. Sakın ola es geçmeyin ve 19 yaşında insanların neler
yaptıklarını, yapabildiklerini bir görün. Ben fazlasıyla hayran kaldım
filme...Ve kendimden birçok parça buldum. Yaş
ilerleyip, büyüdükçe anlayışsızlık daha da dağ gibi büyüyor sanki... Her
geçen nesil yenisini beğenmiyor. Ama genç olmak, deli+kanlı kız-erkek
olmak harika birşey. Gençlere bakın! Nasıl da hala umutlular, gözleri pırıl
pırıl. O pırıltnın gitmesine, sönmesine izin vermeyelim. Çocuklarımızı
dinlemeye, anlamaya çalışalım. Onlardan daha kıymetli neyimiz var ki
dünyada!. ...dünya da daha kıymetli ne var ki çocuklardan
başka..
Yeşil Sokak Holiganları, Green Street Hooligans, Hooligans
Filmin Yönetmeni: Lexi Alexander
Filmin Türü: Suç, Dram
IMDB Puanı: 7.5
Yapım Yılı: 2005
Ülke: ABD, İngiltere
Yayınlanan Tarih: 9 Eylül 2005
Senaryo yazarı: Lexi Alexander, Dougie Brimson
Oyuncular:
Elijah Wood, Charlie Hunnam, David Alexander, Oliver
Allison, James Allison, Geoff Bell, Joel Beckett, Kieran Bew, David Carr, Andrew Blair, Brendan Charleson, Scott Christie, Alec Dalman, Claire Forlani, Jacob Gaffney
Futbolun 'toplumların afyonu'
olduğu savunulur. Yıllarca Brezilya, Arjantin, Portekiz gibi ülkelerde
en yaygın ve 'popüler kitle' pasifikasyon aracı olarak futbol
kullanıldı. "Futbol olmasaydı ben Portekiz'i yönetemezdim" diyen General
Antonio Salazar'ın Portekiz'i 3F (Fiesta, Fado, Futbol) ile idare
ettiği söylenir. Ülkemizde ise özellikle 12 Eylül sonrası yükselen
futbol fanatizmi, arabesk müziğin eşliğinde geniş halk kitlelerini
peşinde sürüklemeyi başardı. Hatta kamu bankalarından, kulüp
yöneticilerine açılan büyük kredilerle futbol beslendi ve giderek büyük
bir ekonomik sektör haline dönüştü.
Böylece ekonomik ve siyasal yanlarıyla futbol, halk kitlelerinin yaşamının ayrılmaz bir parçası oldu."Avrupa, Avrupa duy sesimizi, bu
gelen Türk'ün ayak sesleri" eşliğinde dalgalanan takım bayrakları aynı
zamanda milliyetçiliğin de yeni rengi oldu. Televizyonlarda futbol
yayınları ve reklam ise yeni bir ekonomik gelir kapısı haline geldi.
Konuyla ilgili "Sporun Sosyolojisi
ve Psikolojisi" adlı bir kitap kaleme alan İ.Ü. Cerahpaşa Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim
Balcıoğlu, sosyo-ekonomik sebeplerden dolayı az gelişmiş diğer
ülkelerdeki gibi bizde de spora pasif katılımın söz konusu olduğunu
vurguluyor.
Özellikle gençlerin hayatlarında
son derece önemli olan futbol maçlarıyla ilgili Balcıoğlu, gözlemlerini
şu cümlelerle aktarıyor:
"Takım tutarken uzun boylu düşünüp taşınıp karar verilmez. Bu öyle bir
şeydir ki, ömür boyu bağlılığa dönüşür. Bir partiye, bir insana bağlı
kalsak, onu desteklesek, sonra o kişi bizi hayal kırıklığına uğratsa,
inanç ve güvenimiz sarsılır başka bir partiyi destekleriz. Taraftarlıkta
öyle olmuyor, takım yenmese bile, kişi kendisini başka bir takımın
kucağına atmıyor."
Kişilerin tuttukları takımda kendi kimliklerini bulduklarını,
güvenlerinin arttığını ve geleceğe umudunu taşıdığını ifade eden
Balcıoğlu, seyircilerin herşeyden önce psikolojik, sosyolojik yapısının,
ekonomik durumu ve eğitim düzeyinin dikkate alınması gerektiğini
belirtiyor. Balcıoğlu, taraftarının kişilik özelliğiyle ilgili şunu
söylüyor: "Futbolda üstünlük mücadelesi, 'üstün olma' yenme iddiası,
yenilmeme azmi, biz-ötekiler ikiliği işin tabiatında vardır. Tuttuğu
takımla kimliğini bulma, özdeşleşme, futbol ile doruğa çıkıyor."
Psikopat Kişilik: Seyirciler arasında katı tutumlu, hemen zevk almak
isteyen sorumluluk hissi duymayan, tekrarlanan uyarı ve cezalara rağmen
davranışlarını düzeltmeyen kişilerdir.
Aatisosyal Kişilik: Bu kişilerin başları daima belaya girer, deneyim ve
cezalardan ders çıkarmasını bilmezler, bir kimseye saygıyı
sürdüremezler. Toplum kurallarına uymayı reddederler.
Sosyopat Kişilik: Maçı efendice, rahatça, başkalarını rahatsız etmeden
izleyemezler. Devamlı küfreder, çevresini tahrik eder, karşı takıma ve
taraftarlarına hakaret yağdırırlar.
Kışkırtıcı Tipler: Küçük bir sebep onlarda heyecan gösterilerine sebep
olur. Dikkat çekici uygunsuz davranışlar gösterirler. Çabuk arkadaşlık
kurarlar ama bu ilişkilerini kendi çıkarları için kullanmak isterler.
Kolayca inanırlar, yargılamaları sağlam temeller üzerine kurulmamıştır.
Telkin Altında Kalanlar: Bu insanlar günlük ihtiyaçlarının
giderilmesinde eksiklik gösterirler. Karşılaştıkları güçlüklere yapıcı
bir çözüm bulmazlar. Çevrenin desteğine ihtiyaç duyarlar. Güçlü kişilik
yapısı oluşmamıştır. Destek gördükleri kişilere bağımlılık gösterirler.
Bütün bu saptamalardan sonra şunu ifade etmek isterim ki; bahis konusu futbol severler değil, futbol fanatikleridir. Fanatizmin sosyal pisikolojisi burada tartışılamayacak kadar derin bir konu. Son derbiden sonra olan olaylarda, bir insan hayatının kaybedilmesi, bu filmi anımsattı bana....
Filmde Harvard’ta gazetecilik okuyan Matt, oda arkadaşına ait uyuşturucu
kendi yatağında bulununca okuldan atılır. İngiliz bir adamla evlenmiş
ablasının yanına İngiltere’ye taşınmak zorunda kalan Matt, eniştesinin
West Ham United fanatiği kardeşi Ben ile takılmaya başlar.
Futbol konusunda en ufak bir bilgisi olmayan yumuşak başlı Matt
kendini West Ham United taraftar grubu GSE (Green Street Elite) nin
içinde bulur. Ben ve arkadaşlarıyla maçlara gitmeye, kavgalara karışmaya
başlayan Matt, bunca zamandır içinde biriktirdiği şiddeti dışa vuracak
ve kendini anlamsız bir fanatikliğin içinde bulacaktır.
Bayan bir yönetmenden, futbolun artık yalnızca futbol olmadığına dair
sarsıcı bir dram. 6.9 puan verdiğim, futbolun kalbinin attığı İngiltere’de giderek artmaya
başlayan holiganlığı, vandalizmi ve fanatizmi en sert biçimde ortaya
koyan Yeşil Sokak Holiganları, Milwall ve West Ham United klüpleri
arasındaki rekabete dair de güzel sekanslar barındırıyor.
Rekabeti anlamak, sonuçlarını içe sindirebilmek fanatizmi köreltecek en iyi çözümdür. Sonuçta fanatizm insanın duygularına hakim olamayışı neticesinde ortaya çıkan bir dışa vurumdur.Bunu tetikleyen her sebebe sağduyu ile yaklaştığımız sürece yenebilir ve futbolun keyfine rakiplerimizle biralarımızı tokuşturarak hepbirlikte varabiliriz..
Kaynaklar ve alıntılar: milliyet.com.tr, donusumkonagi.net, wikipedia.org, psikoloji.gen.tr, izlebizle.net, biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji, aktuelpsikoloji.com, Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, teşekkür ederiz..