En Son Yayınlananlar:

26 Kasım 2014 Çarşamba

Maleficent / Malefiz


Maleficent / Malefiz
Yönetmen: Robert Stromberg
Senaryo: Linda Woolverton, Charles Perrault
Yapım Yılı:2014
Ülke: ABD
Tür: Macera, Fantastik, Aile
IMDb: 7.1
Oyuncular: Angelina Jolie, Ella Fanning, Sharlto Copley


Masalları kim sevmez? Hepimiz çocukken masallarla büyüdük, masallara inanma yaşımız geçtikten sonra bile içimizin bir yanı masalları sevmeye devam etmiştir.
Hayatın ağır gerçekliği içinde, insan bir anda ortaya çıkacak perileri, mucizevi çözümleri, bir öpücükle yaşama dönebilmeleri ister bazen..


Disney bilindik çocuk masallarını uyarlamayı senelerdir çok iyi kotarıyor. Grimm kardeşlerin derlediği ''Uyuyan Güzel'' de bunlardan biri. Hikaye bilindik; kral ve kraliçenin güzel kız bebeği dünyaya geldikten sonra verilen büyük şölene herkes davetlidir, kötü peri hariç.
Kötü peri, yani Malefiz, davetli olmadığı halde kutlamaya gelir, ve küçük kızı sonsuz bir uykuyla lanetler. Bu uykudan onu ancak ''gerçek aşkın öpücüğü '' uyandırabilecektir.


Malefiz Disney'in en karanlık kahramanlarından biri. Bu sefer Disney kötü peri Malefiz'e ''hikayeyi bir de benden dinleyin '' deme şansını vermiş. Uyuyan Güzel'in yan karakteri olan Malefiz filmde merkeze alınarak başkahraman olmuş.. Bilindik masalın anlatılmayan öbür yanını izliyoruz..


Perilerin en güçlüsü Malefiz'in çocukluğundan başlıyor hikaye. Siyah kocaman güzel kanatlara sahip Malefiz'in periler ve sihirli yaratıklarla dolu orman krallığındaki yaşamını izliyoruz..
Daha sonraları  kral olacak olan insanoğlu Stefan'la tanışmasını, birbirlerine aşık oluşlarını, Stefan'ın hırslarını ve yollarının ayrılışını görüyoruz.


Hikayeyi böyle izlediğimizde Malefiz'in tarafını tutmamamız imkansız hale geliyor.
Stefan'ın ihaneti karşısındaki acıyı Angelina Jolie o kadar mükemmel yansıtmış ki, ürperiyorsunuz, gözleriniz doluyor izlerken.

Stefan kral olmayı başarmış ve doğan güzel kızı Aurora için büyük bir şölen vermişken Malefiz için intikam vakti de gelmiş oluyor. Uyuyan Güzel masalının bilindik laneti tekrarlanıyor, bu sefer kimse Malefiz'e kızamıyor ancak...


Masallarda iyi-kötü ayrımı genelde çok keskindir. Siyah ve beyazın mücadelesi anlatılagelmiştir.
Disney bu döngüyü güzelce kırmış, film bu bakımdan değerli benim için.
Çok uzun zamandır ''kötü'' yaftası yemiş olan Malefiz'in tarafından baktığımızda, bilindik masalın bütün öğeleri anlam kayması yaşıyorlar. Kral Stefan'ın en yakınındakilere bile sevgi veremeyecek kadar katı hırsına yakından şahit oluyoruz. ''İyi '' perilerin saflıklarının aptallık boyutuna geçişini izliyoruz. Mutlak nefretin anne sevgisine ve şefkatine evrilmesine adım adım tanıklık ediyoruz.Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını düşünüyor, duygu karmaşası yaşıyoruz.
''Gerçek aşk'' kavramı da sorgulanıyor hikayede.. Beyaz atlı prens kavramına bile başka bir yerden bakıyoruz.


Malefiz alışıldık Disney masallarından değil. Görsel efektler üst düzeyde kullanılmış. Filmin oldukça karanlık ve gotik bir havası var. Çocuk filmi olarak tanımlanamayacak kadar karanlık bir atmosferde geçiyor. Fantastik severlerin izlemesinde fayda var diye düşünüyorum.


Angelina Jolie muazzam güzelliğini epik bir oyunculukla birleştirerek Malefiz'e can vermiş. Filmin küçük de bir sürprizi var; Brad Pitt ile Angelina Jolie'nin 5 yaşındaki kızları Vivienne Jolie Pitt'i de ufak bir rolde görüyoruz.

Gerçeklikten biraz kopup masallar diyarında şöyle bir gezineyim diyenlere Malefiz'i tavsiye ederim.
''Mutlak iyi '' ve ''mutlak kötü'' kavramlarına inanmayanlar için güzel bir hikaye olmuş.


Yazı:


Fragman:





Maleficent / Malefiz
(Türkçe Altyazılı Tek Parça Full izle)
Maleficent / Malefiz
(Türkçe Dublaj Tek Parça Full izle)

22 Kasım 2014 Cumartesi

Dikizleme Günlüğü / Peeping Diary (Kısa Film)


Sizlere hem bir kitap hemde aynı isimli bir kısa film tanıtmak istiyoruz.

Farkında mısınız?
Dikizleme Çağına çoktan girdik. Hem de hiç hissetmeden.
Sanki hep o çağı yaşıyormuşçasına ve büyük bir hızla.
Realiti şovlarla başladı her şey. Sonra YouTube, MySpace, Facebook, Twitter girdi hayatımıza. Yetmedi, casus yazılımlar, bloglar, sohbet odaları, amatör porno videoları ve MOBESE kameralar da dahil oldu.

Artık hayatlarımız sır olmaktan çıktı; ayrıntı denizinde yüzer olduk.
Bizler sürekli başkalarını dikizlerken, birileri de bizi dikizliyor her an. Bu yeni durum, biz farkına varmaksızın, mahremiyet, bireysellik, güvenlik, hatta insanlık algımızı bile değiştirdi, değiştiriyor.


Dikizleme Günlüğü yazarı Hal Niedzviecki, keskin zekasıyla bu değişimin farkına varanlardan.
Hatta fark yaratanlardan diyebiliriz.
Çünkü o, bu yeni âlemde bir yol-culuğa çıkıyor ve tüm maceralarını bize eğlenceli bir üslupla anlatıyor. Yolculuğu, video bloglarla başlıyor; ardından sosyal paylaşım siteleri geliyor. Derken küçük kızının güvenliği için evdeki dadıyı, hırsızlardan korunmak için arka bahçesini dikizliyor. Realiti şovlara başvuruyor.
Özel dedektif tutuyor.

Deneyimlerini günlüğüne not ederken, analizleriyle günlüğe sosyolojik bir boyut katıyor.
Ve bizlere çok hayati bir soru yöneltiyor:
Bu ağın üzerindeki örümcek miyiz; yoksa ağa yakalanmış birer sinek mi?
Dikizleme Günlüğü, yeni iletişim araçlarının yalnızca eğlence sektörünü değil, toplumu da değiştirdiğini, bu yeni kültürün seks, politika ve gündelik yaşantımız üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor.

Kitapta, realiti şovların parlayıp sönen yıldızları, çok okunan blog yazarları ve sosyal paylaşım sitelerinin yaratıcılarıyla yapılan söyleşiler, konuya ilişkin son akademik araştırmalarla harmanlanarak sunuluyor. Bu sayede popüler kültürün röntgenciliğe, röntgenciliğin belgesele, sanata ve haber bültenlerine, röntgencinin gazeteciye nasıl dönüştüğüne tanık oluyoruz.


Keskin zekasıyla bu değişimin farkına varan bir başka kişi ise Dikizleme Günlüğü kısa filmi yönetmeni Sevda Doğan. Kitaptan etkilenip mi filmi çekmiş bilinmez, ancak izlenmeye değer mütevazi bir çalışma olmuş.

Sevda Doğan'nın bu belgesel tadında, güzel kısa filmini buyurun hep birlikte DİKİZleyelim.!!


Yazı:
insanokur.org

Düzenleme:


Dikizleme Günlüğü / Peeping Diary


Kaynak, içerik ve yazı için Sevda Doğan, Hal Niedzviecki, Gökçe Gündüç, insanokur.org teşekkür ederiz.

Breakfast at Tiffany's



Breakfast at Tiffany's
Çılgınlar Kraliçesi / Tiffany'de Kahvaltı
Yönetmen: Blake Edwards
Eser: Truman Capote
Senaryo: George Axelrod
Yapım yılı: 1961
Ülke: ABD
Tür: Romantik Komedi, Klasik, Kült
IMDb: 7.8
Oyuncular: Audrey Hepburn, George Peppard, Patricia Neal, Buddy Ebsen




Breakfast at Tiffany's /Tiffany'de Kahvaltı; çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından ve en renkli kişiliklerinden olan Truman Capote'un kısa romanından uyarlanmış bir klasik.

Truman Capote mutsuz geçen çocukluğunun kötü izlerini, içinin zehrini, yazarak aşmaya çalışmış bir yazar. Eserlerinde yalnızlık, bir yere ait olma arzusu, zamanı durdurup çocuk kalma arzusu temalarına rastlayabiliriz. Capote'un kahramanları da, biraz kendisi gibidir. Çemberin hem içinde, hem dışında insanlar...

Çocukken yaşadığı tüm yalnızlığı ve mutsuzluğu, yazma yeteneğine sığınarak bertaraf etmeye çalışan Capote; ilk kitabı ''Başka Sesler, Başka Odalar'' ın ardından büyük bir üne kavuşmuş. New York sosyetesi onu tüm havalı partilerinde görmek istemiş. Capote, New York'un gösterişli ve pırıltılı dünyasında epeyce eğlenmiş ve gözlem yapma fırsatı bulmuş.

'' Tiffany'de Kahvaltı'' yazarın bu gözlemlerinden büyük izler taşıyan bir eser: kahramanlarının kalabalık içindeki yalnızlıklarıyla, büyük şehirde ''yırtmaya, tutunmaya'' çalışmalarıyla...


Baş kahramanımız ''Holly'' yaratıcısı Capote'a oldukça benzemektedir aslında. Sevimli, eğlenceli ve aidiyet hissini bir türlü yakalayamayan; kalabalıklar içerisinde eğlenceli yüzüyle yer edinmeye çalışan taşralı bir çocuk...

Açılış sahnesinde Holly'yi tüm zerafetiyle ünlü mücevher mağazası Tiffany's in vitrinine bakarak kahve ve kruvasandan oluşan kahvaltısını yaparken görürüz. Burası onun kendini güvende hissettiği, ne zaman üzgün olsa gelip sığındığı parıltılı ve ihtişamlı korunağıdır.

Evine dönüp uyku gözlükleriyle daldığı gündüz uykusundan yeni üst komşusu Paul Varjak tarafından uyandırılır. Paul Varjak hikayemizin bir diğer ''tutunamayanı'', deneyimsiz bir yazardır. Holly ile ilk andan itibaren sıcak bir dostluk kurarlar. Holly; Paul ona erkek kardeşini anımsattığı için onun adı olan ''Fred'' şeklinde hitap etmeyi tercih edecektir.


Holly romanda bir telekız olarak betimlenmişken, filme bu aktarılmamış, yaşamını zengin dostlarını tırtıklayarak idame ettiren eğlenceli, havai, saf ve gözde bir parti kızı resmedilmiştir. Paul ise romanda da, filmde de, jigololuk yapan, sadece tek bir kitabı olan bir yazar olarak betimlenmiştir.

Film hiçbir yere ve hiç kimseye ait olamayan, kişisel çıkarlarını, hayatta kalma çabalarını kalplerinin sesinin önüne koymuş kahramanlarımızın incecik bir zerafetle ve hayatın akışında doğal bir yavaşlıkla birbirlerine tutunmalarını anlatıyor.


Holly evine eşya almayan, kedisine bir isim koymayan bir kadın. Bağsız ve özgür olmak istiyor, hem de umutsuzca bir yere yerleşmek, bir şeylere ait olmak isterken. O kadar zarif ve sevimli ki; canını yaktığı insanlar ona kızamıyorlar. Biz de seyirci gözüyle onun tüm vahşi tavırlarını, sinsi planlarını hoş görüyoruz.

Audrey Hepburn dillere destan zerafeti ve mükemmel oyunculuğuyla Holly'nin neşeli yüzünün gerisinde yatan hüznü ustaca aktarıyor bizlere.

Pembe Panter serisinin unutulmaz yönetmeni Blake Edwards, eseri beyazperdeye aktarırken bir parça daha muhafazakarlaştırmakla birlikte, sinema tarihinin en sevilen kült eserlerinden birini yaratmış.

Bu filmle beraber Holly karakteri ve karaktere hayat veren Audrey Hepburn ikonlaşmış, ölümsüzleşmiştir. Holly'nin sigarasıyla verdiği unutulmaz pozunu dünyanın her yerinde duvarlarda tablo, poster, defterlere kapak, çantalara baskı şeklinde görmekteyiz.


'Tiffany'de Kahvaltı' filmi, kısa romanını gölgede bırakacak kadar efsanevi bir eser. İkisinin de yeri ayrı bana kalırsa. Biraz daha karanlık bir taraftan bakmak isterseniz kitabı okumanızı, filmi de muhakkak izlemenizi tavsiye ederim.

Ben, canım sıkıldıkça ''Tiffany'de kahvaltı'' yapmaya gidemesem de; ''Tiffany'de Kahvaltı'' yı izlerim :) Çok katmanlı ve derin bir öyküyü anlatmasına rağmen, insanın omuzlarından dökülen sıcacık bir şal gibi saran büyülü bir havası vardır. Pek çok insanın defalarca izlemekten bıkmadığı bu filmin sırrı biraz da bundan ileri gelmektedir.


60' lar New York'un da sahici kahramanların, mutlak iyi olmayan iki insanın hikayesine dalıp gitmek, her zaman iyi gelir insana.

Belki de, bizler de kusursuz olmadığımızdan. Belki de dış dünyaya umursamaz, cool, eğlenceli gösterdiğimiz kabuklarımızın içinde aidiyet hissini yakalamayı umutsuzca isteyen ve de bundan deli gibi korkan incinmeye açık yumuşak taraflarımız olduğundan...



Aşk vardır ve aşk herkes için vardır. Masallarda betimlenen pür saflıkta prensesler; daimi centilmen prensler olmasak da...Geçmiş can kırıklıklarımız yüzümüze birer umursamazlık peçesi; kalbimize taştan bariyerler olarak oturmuş olsa da. Birer beceriksiz, birer tutunamayan olsak da, aşk vardır. Ve aşk, görkemli, ışıl ışıl bir mücevher mağazasında gezintiye çıkmak kadar özeldir.

Bunu hatırlamak istediğinizde, şifa niyetine bir doz ''Tiffany' de Kahvaltı '' izleyin. İlaç gibi gelecektir..


Yazı:




Fragman:





Breakfast at Tiffany's / Çılgınlar Kraliçesi / Tiffany'de Kahvaltı
(Türkçe Altyazılı Tek Parça Full hd izle)

26 Ekim 2014 Pazar

The Shining / Cinnet


The Shining / Cinnet
Yönetmen : Stanley Kubrick
Eser: Stephen King
Senaryo : Stanley Kubrick & Diane Johnson
Yapım yılı: 1980
Ülke: ABD
Tür: Gerilim, Korku, Kült
IMDb: 8.5
Oyuncular : Jack Nicholson, Shelley Duvall, Danny Lloyd, Scatman Crothers



İki yetişkin arasındaki gerilimin voltajı ne kadar yüksek olabilir? Bir zamanlar birbirini çok sevmiş bir erkekle bir kadın birbirlerinden ne kadar rahatsız olabilirler? Bir kadın en yakını olan adamdan, aynı yatağı paylaştığı insandan ne kadar korkabilir? İnsan defalarca seviştiği bir bedene zarar vermek isteyebilir mi? Bir aile her şeyden ve herkesten uzaktayken daha mı huzurlu olur yoksa aralarındaki anlaşmazlıklar daha mı belirgin hale gelir?

İnsan yalnız doğan ve yalnız ölen bir varlık. Kendimize yakın hissettiğimiz insanları eş olarak seçiyoruz, seviyoruz, sevişiyoruz, mimiklerinden ruh halini anlamaya, kalbindeki düğümleri bile tek tek sevmeye başlıyoruz. İki kişinin kurduğu birlik muazzam. Elini sevdiğin insanın avucuna bırakıp güvenle yürümek mükemmel.Dünyanın en sevimsiz yolunda yürüsen bile her şey gözüne güzel görünüyor o anlarda. Sevdiğin insanın göğsüne başını koyup da uyuduğun uyku pamuklara sarmalanmışsın gibi dinlendirici, uyanıp da yanıbaşında onu görmek mutluluk.

Peki sevgi korunabilir mi? Ya da göğsüne yattığın adam seni fiziken incitmek için kovalarken hala devam edebilir mi? Kollarınla sardığın kadınla arana ait olduğun toplumun yükleri, işin, işsizliğin, kötü alışkanlıkların girebilir mi?



Bir cinnet, kapalı alan sendromu,sürekli yağan kar? Hangisi?!

Stephen King'in 1977' de yazdığı romanı ''The Shining'' (Ülkemizde 'Medyum' adıyla yayınlanmıştır.) Torrance ailesinin korkunç öyküsünü anlatırken bu soruların cevabını arıyor. Roman, 1980'de Stanley Kubrick tarafından aynı adla sinemaya uyarlandı.

Stanley Kubrick çağımızın en önemli yönetmenlerinden biri. Her filminde yeni çekim teknikleri denemekten kaçınmayan bir reformist. Eserlerini çekerken zamandan tasarruf etmemesi, filmin her ayrıntısıyla detaylı şekilde ilgilenmesiyle meşhur. Ünlü yönetmen, büyük studyoların esiri olmamak için çekeceği filmleri en ince detayına kadar planladıktan sonra anlaşmalar yapmış, böylece özgürce çalışma imkanı bulabilmiş.


Mükemmeliyetçiliğiyle tanınan Kubrick, kafasında canlandırdığı sahneyi perdeye aktarabilmek için en basit sahneleri bile yüzlerce kez tekrarlatmış bir yönetmen. Bu özelliğini '' The Shining'' de de sonuna kadar kullanmış. Oyuncuları bitmek bilmeyen tekrarlardan bunalttığı olmuş; hatta, tam beğenmediği için filmin ilk gösteriminden sonra bile montajla değişiklikler yapmış.

Önümüzdeki sene filmin 35. yıldönümü sebebiyle bir etkinlik düzenlenecek. Bu vesileyle gelmiş geçmiş en korkunç filmlerden biri olan 'The Shining' efsanesinden biraz bahsetmek isterim.


Öncelikle sıkı bir King okuru olarak söyleyebilirim ki; King romanları şahanedir, film uyarlamaları çoğunlukla berbat. Bir istisna haricinde; ''The Shining''. Ne yazık ki Stephen King bu filmden nefret etmiş, ''benim eserimi mahvetti '' diyerek Kubrick'e gönül koymuş, seneler sonra bir de kendi versiyonunu çekmiştir.
Oysa filmi kült bir esere dönüştüren; yönetmenin dehasıdır.

Baş kahramanımız Jack Torrence, alkol sorunu ve sinirine hakim olamaması yüzünden öğretmenlik işini kaybeden amatör bir yazar. Hayatına çekidüzen verebilmek ve yarım bıraktığı kitabını tamamlayabilmek için bir dağ otelinin kış bakıcılığı işini kabul eder. Eşi Wendy ve telepatik yetenekleri olan ufak oğulları Danny ile birlikte kışı mevsimde tamamen ıssız olan Overlook otelinde geçireceklerdir.

Otel bir Kızılderili mezarlığının üzerinde yükselmiş ve kurulduğu zamandan beri beyaz Amerikalı iş adamlarını, politikacılarını, kapitalist sistemin patronlarını zevkle ağırlamıştır. Amerika'nın Kızılderili yerlilerin kanı üzerinde yeni ve vahşi bir medeniyet kurduğu gibi..

Torrence ailesi ise, sıradan,orta sınıf Amerikan çekirdek ailesidir.

Kubrick; ırkçılıktan hiç hoşlanmadığı bilinen bir insan. Overlook otelinin her detayında Kızılderilileri görmemizi sağlamış. Yer döşemeleri, ünlü asansörün süslemeleri, avizeler, tavan süslemeleri hep onlara ait motiflerden oluşturulmuş.


King romanında otelin şeytani doğaüstü güçlerini daha çok vurgularken; Kubrick politik göndermeler yapmış.

Romanda otelin laneti kahramanımızın ruhundaki gediklerden yavaş yavaş sızarak delirmesine sebep olmaktadır. Filmde ise kahramanımızın sistem karşısında küçük kalışı, alkolizm problemi ve kısıtlı bir alanda sıkışıp kalmanın yarattığı buhranı (Cabin Fever) anlatılır.


King kötülüğü dışarıya, arazinin ve otelin lanetine bağlarken; Kubrick insan ruhunun dehlizlerinin yeterli olduğunu düşünmüş, ötesini muğlak bırakmış fakat kesin olarak reddetmemiştir.

Kubrick, gerilimin dozunu gıdım gıdım arttırarak finale kadar bizleri ekrana kilitliyor. Jack Torrence keçileri istikrarlı bir yavaşlıkla kaçırırken eşi ve oğlunun korkusu seyirciye yansıyor.

Jack Torrence rolunde Nicholson efsanevi bir oyun sergiliyor. Tüm mimik ve beden hareketleriyle canlandırdığı karaktere adeta hayat veriyor. Shelley Duvall ise Wendy Torrence' ın üzerine sinmiş kaygıyı, korkusunu hatta ilişkisini sorun çıkmadan yürütme çabasını bana göre mükemmel canlandırıyor. Filme dair ilginç detaylardan biri de, çocuk oyuncu Danny Lloyd'un film gösterime girene kadar korku filminde oynadığını bilmemesi. Stanley Kubrick kendisiyle özel olarak ilgilenmiş, her sahnesi ayrı ve itinayla çekilmiş.

Defalarca izleseniz, hikayeyi ezberlemiş olsanız da bu filmi her izlediğinizde aynı gerilimi ve korkuyu yeniden yaşıyorsunuz.


Yönetmenin ve ekibin özenli çalışmasının yanında; ''The Shining''i bunca senedir izlenir, konuşulur kılan şeyin şiddeti ve korkuyu en güvenli alanımıza sokması olduğunu düşünüyorum.



Küçük bir aile bireylerinin, her şeyden izole bir ortamda kendi yalnızlıklarına ve kaygılarına gömülmeleri ustaca anlatılıyor. Birbirinin en yakını olan insanların bu yalnızlıkta yüzleşemedikleri her kusurlarını karşılarındakine yansıtmaları, bunun doğurduğu gerilim, korku ve şiddet çok ürkütücü.

İnsan ister istemez kendini kahramanların yerine koyuyor. İster istemez en sevdiklerinle olan bağını sorguluyorsun. Kar yağarken mutlulukla elini tutup yürüdüğün sevgilinin, karlarla kaplı bir dağda yalnız kaldığınızda ince ince delirerek sana neler yapabileceğini merak ediyorsun. Senin ona neler yapabileceğini merak ediyorsun. İnsan ruhunun çılgınlığının sınırlarını farkediyorsun...

İzlemeye, üzerinde düşünmeye değer !


Yazı:



Fragman:


The Shining/ Cinnet
(Türkçe Altyazılı Tek Parça Full izle)


The Shining / Cinnet
(Türkçe Dublaj Tek Parça Full izle)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...